Bedri Usta Kocaeli Life Röportajı

Köprü altından zirveye; Bedri Usta

Tüm Türkiye’nin ‘Bedri Usta’ lakabıyla tanıdığı ve 14’üncü şubesini ilimizde açan ünlü ‘Bedri Usta Adana Kebapçısı’nın kurucusu Bedrettin Aydoğdu’nun hayat hikayesi filmlere konu olacak cinsten

 

Hayatında hiç okula gitmedi, 9 yaşında atıldığı iş yaşamında merakı ve çalışkanlığı sayesinde 12 yaşında kebap ustası oldu. Adana’dan kaçıp geldiği İstanbul’da köprü altlarında yattı, sokaklarda yaşadı, bulaşıkçılık yaptı, simit sattı, çalıştı, çalıştı, çalıştı… O kadar azimliydi ki dişinden tırnağından artırarak sahip olduğu dürüm tezgahını önce dükkana, sonra da meşhur bir zincir markaya dönüştürmeyi başardı.

Filmlere konu olacak bu hayat hikayesi, tüm Türkiye’nin ‘Bedri Usta’ olarak tanıdığı, ünlü ‘Bedri Usta Adana Kebapçısı’nın kurucusu Bedrettin Aydoğdu’ya ait. Defalarca sıfırdan başlamak zorunda kaldığı iş hayatında, bugün 14 şubesiyle zirveye oynayan bir markanın sahibi olan Aydoğdu, son şubesini ilimizde, La Flora House Otel bünyesinde açtı. Kocaelilileri gerçek Adana kebap lezzetiyle tanıştıran, mezeleriyle damaklarda şenlik yaratan ve ‘alkollü kebapçı’ konseptiyle ilimizdeki bir açığı kapatan Bedrettin Aydoğdu’nun öyküsünü bir solukta okuyacaksınız…

 

Bedri Bey, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1970 doğumluyum. Mardinli, 9 çocuklu bir ailenin ikinci oğluyum. Mardinliyim ama 9 yaşında gurbete çıktığım için çocukluğum Adana’da geçti diyebilirim.

 

Okul?

Hayatımda bir gün bile okula gitmedim. Babamın düzenli bir işi, geliri yoktu. Zor ekonomik koşulları olan bir ailem vardı. Bu yüzden babam ‘git kurtar kendini’ dedi, beni 9 yaşındayken çalışmam için Adana’daki bir akrabamızın yanına yolladı.

 

9 yaşında ne iş yapılır ki?

Yanına gittiğim akrabamızın kebapçı dükkanı vardı, orada çalışmaya başladım. O yaşta çocuğun çalışmasından ne olacak; soğan-sarımsak soyuyor, kazandığım haftalığı da babama yolluyordum. Dükkanda ufak tefek işler yapıyordum ama her şeyi de merak ediyordum. Ustaları dikkatle izler, kebapları nasıl yaptıklarını öğrenmeye çalışırdım.

 

Nerede kalıyordunuz?

Bir yıl kadar akrabamın evinde kaldım ama sonraları onlara rahatsızlık verdiğimi düşünmeye başladım. Dükkandaki arkadaşlarıma nerede kaldıklarını sordum; Hürriyet Mahallesi’ndeki kiralık evlerde kaldıklarını söylediler. Ev derken, öyle anladığınız gibi kiralık ev değil… Şimdi ‘hostel’ denilen sistemin ilkel hali. Gidiyorsun, sana bir sünger bir de pike veriyorlar; yastık bile yok. Gece hiç tanımadığın 10 kişiyle aynı odada kalıyorsun; sabah kalkıyorsun, herkes dağılıyor. Ertesi gece, başka 10 kişi…

Bu böyle kaç yıl devam etti?

12 yaşına geldiğim zaman artık dükkanda usta olmuştum. Bir gün bir arkadaşımla konuşurken, laf İstanbul’dan açıldı. Aniden Adana’dan kaçıp İstanbul’a gitmeye karar verdik. Kimseye haber vermeden, bir gecede İstanbul’a geldik. Geldik ama iş yok… 12 yaşında ‘kebap ustasıyım’ diyen bir çocuğa kim iş verir. Para da kazanmam lazım… Baktım bir dükkanda bulaşıkçı aranıyor, girdim orada çalışmaya başladım. Nasıl olsa bir gün usta işe gelmez, kendimi gösteririm diye düşündüm.

 

Bulaşıkçılıktan kazandığınız para, İstanbul’da yaşamanıza yetti mi?

Günde 1 lira para alıyordum, tabii ki yetmiyordu. Hatta otel parasına bile yetişmiyordu. Patrona durumu anlattım, dükkanda kalmama izin verdi. İki sandalyeyi birleştirip uyuyordum ama gece 01.00’de dükkanı kapatıyordum, sabah 04.00’te çorba yapan usta gelip beni uyandırıyordu. Biraz idare ettim, baktım olmuyor; patrona yer bulduğumu söyleyip Laleli’de bir köprü altında evsiz insanlarla birlikte kalmaya başladım.

Sokakta yani?

Tabii… Sokakta yatmak neyse ama dışarıda yatınca bu sefer de paramı korumam gerekti. Çocuk olduğum için banka hesabı da açamıyorum… Dükkana gelen bir müşterimiz vardı, Mahmut Abi. Onunla konuştum, her sabah aldığım yevmiyeyi ona verip benim için biriktirmesini istedim. Bu şekilde yaklaşık 1 yıl o köprü altında yattım. Bu arada, işe girdikten yaklaşık 3 ay sonra usta gelmemeye başladı. Patrona ‘kebabı ben yaparım’ dedim. Önce şaşırdılar, inanamadılar ama tezgaha geçtiğim gün kebapçı oldum. 1 lira alırken, 3 lira almaya başladım. Ben yine parayı Mahmut Abi’ye vermeye devam ettim.

 

Ailenizin İstanbul’da olduğunuzdan ne zaman haberi oldu?

1980’li yıllarda Uğur Dündar sokakta kalan çocuklarla ilgili bir program yapıyordu. Bir gün bizim köprü altına da geldi, benimle röportaj yaptı. Annem, beni televizyonda görmüş. Sokakta kaldığımı öğrenince İstanbul’a beni almaya geldiler, geceleri yattığım yeri buldular. Ertesi sabah Mahmut Abi’nin yanına gittim, ailemle birlikte eve döneceğimi söyledim, verdiğim parayı istedim. Parayı bir çıkardı; birike birike 2 senede 70 lira gibi bir para olmuş. O zamana göre büyük bir meblağ. Babam, parayı görünce, ‘oğlum, yerin iyiyse kal burada’ dedi… Yerin iyi mi diye bir şey mi var? Sokakta yatıyorum.

 

Yeniden Mardin’e mi döndünüz?

Hayır, aileme ‘ben bir daha Mardin’e, köye dönmem’ dedim, onlar Adana’ya taşındı. Yıllarca sokaklarda yattıktan sonra sıcacık bir evde kalmak, önüme hazır yemek gelmesi çok hoşuma gitti tabii. Adana’da kebapçılığa usta olarak devam ettim. Askere gidene kadar kebapçılarda çalıştım. Bu arada 16 yaşında evlendim, askere giderken 3 tane çocuğum olmuştu.

 

Kendinize ait ilk dükkanı ne zaman açtınız?

Askerden geldikten sonra aileme, ‘artık kendi dükkanımı açmak istiyorum’ dedim. Cebimde 1 lira para yokken 1992’de Adana Yüzevler Kebapçısı’nı açtım.

 

ÇALIŞIR ÖDERSİN…

Hiç para olmadan nasıl oldu o iş?

Parayla herkes iş yapar, önemli olan yoktan var etmek. O zamanlar 3 tekerlekli bir seyyar arabam vardı. Sokaklarda kebap satarken, baktım boş bir dükkan… Sahibini de tanıyordum, gittim ‘Ayhan Abi, o dükkanı bana ver’ dedim. Yıllık 20 lira kira istedi ama bende para yok. ‘Çalışıp ödesem olur mu?’ dedim, ‘sen çalışkan çocuksun, ödersin’ dedi, kabul etti. Adana’da benim çocukluğumu, çalışkanlığımı bildikleri için dükkanın her işini öyle hallettim. Bir yerden masa-sandalye aldım, bir yerden tabak-çanak aldım; bir yere ocağı yaptırdım… Hepsi, ‘çalışıp ödersin’ dediler. Bir şeyler yaptığımı görünce destek olmak istediler.

Ödeyebildiniz mi?

Dükkanı açtığım günden itibaren işlerim inanılmaz iyi gitti. Dükkan doldu taştı. Bütün borçlarımı günü gelmeden ödedim. Kardeşlerimi de yanıma aldım, hepsi kebapçı oldu. Dükkanın olduğu binanın altı 18 dükkandan oluşan bir pasajdı… Yüzevler binası ve pasajı. Dükkanın ismini de pasajın adından dolayı öyle koymuştum. İşler o kadar iyi gitti ki kiracı olarak girdiğim dükkan da dahil olmak üzere, o pasajdaki bütün dükkanları satın aldım. Yüzevler Kebapçısı, bin kişiye hizmet verebilecek bir hale geldi. Hala hizmet vermeye devam ediyor.

Bin kişi kapasiteli bir yeri işlettiğinize göre Adana’da ciddi bir isim yapmış olmalısınız… Yüzevler Kebapçısı o kadar sevildi ki şehir dışından gelen müşteriler, ‘neden İstanbul’a da bir dükkan açmıyorsun’ demeye başladı. Bu fikir benim de aklıma yatınca kalktım, İstanbul’a geldim. 1998 yılında Göztepe’de, Adana Sofrası adında küçük bir dükkan açtım. Belki tutmaz diye düşünerek, Yüzevler adını da kullanmadım. Baktım işler iyi, bu sefer orayı kapatıp İstasyon Caddesi’nde daha geniş bir yere geçtim. Bu arada, 22 sene boyunca beraber çalıştığım kardeşlerimle problemler yaşamaya başlamıştım. Onlardan ayrılıp yoluma İstanbul’da devam edeyim dedim ama bana, Adana’daki dükkan da dahil olmak üzere hiçbir hak talep edemeyeceğimi, isim hakkını alamayacağımı, tek kuruş da vermeyeceklerini söylediler.

 

BİR ANDA SIFIRA İNDİM

Bu, başladığınız noktaya geri dönmeniz demek…

Tüm dükkanları onlara bıraktım, ceketimi alıp çıktım. Aynen dediğiniz gibi bir anda başladığım noktaya, sıfıra düştüm. Bu arada çocuklarımın sayısı 5’e çıkmıştı, hepsi de özel üniversitelerde okuyordu. Eve geldim, ailemi karşıma aldım, durumu anlattım. Dediler ki ‘baba, bir kere yaptın, yine yaparsın’. Hepsi destek oldu, ben de sıfırdan yeniden başladım.

 

İstanbul’da kalmaya mı karar verdiniz?

Evet… O zamanlar, Çiftehavuzlar’da bir dükkan vardı. O dükkanı kim aldıysa doğru dürüst iş yapmamıştı. Dükkanın karşısında durdum, gelen giden var mı diye izlemeye başladım. Baktım 3 saatte kimse gelmedi; içeriye girdim, dükkan sahibini buldum, ‘bu dükkanı bana devret’ dedim. Bir kuruş param yoktu ama cebimde 25 yapraklı bir çek karnem vardı.

 

Bir ‘para olmadan dükkan açma’ hikayesi daha geliyor galiba…

Aynen öyle… Dükkan sahibi, 600 bin lira istedi; ben de ‘burası 500 bin anca eder ama benim o kadar da param yok. Mekanın konseptini değiştirip Bedri Usta yapayım; her ay sana 30 bin lira ödeyeyim’ dedim. Kabul etti. O gece dükkanı devraldım, 6 günde Bedri Usta’yı açtım. Yine Adana’da olduğu gibi kimi aradıysam tabak, çatal, ocak her konuda yardımcı oldular. Her şeyi yine borçla yaptım.

Ödeyebildiniz mi?

Çok şükür, ilk açtığım gün bin 500 liralık ciroyla başladım ve kısa sürede 40 bin liralık ciroya çıktım. İşlerim inanılmaz iyi oldu. Kısa sürede aynı çevrede 4 Bedri Usta dükkanı daha açtım ama tam her şey yoluna girdi derken, bu sefer de dükkanların bulunduğu bölgede kentsel dönüşüm başladı. 1 yıl içinde 4 dükkanım da yıkıldı. Kiracı olduğum için 5 kuruş alamadım; üstelik bu kez 4 milyon lira da borcum vardı.

 

Bu sefer sıfırın da altına indiniz yani…

Evet ama yine yılmadım. Yatırım için bir ev almıştım, 900 bin liraya onu sattım. Kalamış’ta bir yer buldum, sahibiyle konuşmaya karar verdim. Bülent Bey’e durumu anlattım, dükkanı istedim. O da haklı olarak bana dedi ki ‘ben senin kim olduğunu nereden bileyim…’ Kendisine müşterim olan, ülkenin en büyük iş adamlarından birkaç kişinin adını verdim. Hemen yanımda onları aradı, hepsinden ‘hiç düşünme’ cevabını alınca, cirodan pay alma şartıyla dükkanı bana verdi. Çok güzel bir açılışla, yeniden başladık.

 

Şimdi durum nedir?

O günden beri işlerimiz gayet iyi gidiyor. Şu anda 11’i İstanbul’da olmak üzere toplam 14 şubemiz var. Diğer şubelerimiz Ankara, Bodrum ve İzmit’te. Şimdi her şey yolunda.

 

Son olarak La Flora Otel’in altında, İzmit şubesini açtınız…  Kentimizde şube açmaya nasıl karar verdiniz?

İzmitli bir arkadaşım var, Tuncay Abi. Bir gün Kalamış’taki dükkana geldi. ‘İzmit’te bir arkadaşımın mekanı var. Konsept değiştirmek istiyor, ne dersin?’ dedi. Aynı gece, atladık İzmit’e geldik. La Flora Otel’in sahibi Doğukan Paşalıoğlu Bey ile tanıştık, 10 dakika sonra anlaşmıştık. Bir gün sonra da tadilata başladık.

Bu kadar çabuk karar vermenizin sebebi neydi?

İzmit’te böyle bir mekanın ihtiyaç olduğunu gördüm. İzmit’te insanlar dışarıda yemek yemeyi seviyor, ancak içkili kebapçı olarak gidebilecekleri fazla mekan yok.

 

Bedri Bey, muazzam bir azim ve başarı öyküsü dinledik… Nedir bu işin sırrı?

Bu işin sırrı, kendi işinin ustası olmak. Bu işi tezgahın arkasına geçmeyeceksen, yapmayacaksın. Çekirdekten yetiştim. Neyin ne olduğunu biliyorum. Bugün bütün ekibim aynı gün işi bıraksa, tek başıma dükkana yetebilirim.

 

Bedri Usta kebabının farkı nedir?

Orijinal Adana kebabı yapıyoruz. Bizde dişi hayvanın eti kullanılmaz, kebabın içine baharat girmez. Sadece et, kuyruk yağı, tuz ve toz biberle gerçek Adana kebabı yaparız. Adana kebap yanında çöp şiş, kanat, ciğer, lahmacun, etli pide de yapıyoruz. Ancak ben kebap ustasıyım.

 

Bu kadar çok şubede çalışan ustaları kendiniz mi yetiştiriyorsunuz?

Ben dışarıdan usta almıyorum, hepsini kendim yetiştiriyorum. Bugün 14 şubemdeki ustaların hepsi giderse, onların yerini dolduracağım ustalar hazır. Yeni açtığımız mekana en eski ve tecrübeli elemanlarımı yerleştiriyorum; daha acemileri eski mekanımızda yanımda tutup, kendim yetiştiriyorum. Mesela, İzmit şubemizdeki Recai Usta benimle 15 senedir çalışıyor. Şubeleşme olunca lezzet bozuluyor şeklindeki algı tamamen yanlış. Sistemi iyi oturtursanız neden bozulsun?

 

Bundan sonraki hedef ne?

İngiltere’de ve Dubai’de şube açmak istiyorum. Türkiye’de ise Bursa ve İzmir’de restoranlar açmak istiyorum. Bunun yanı sıra üzerinde çalıştığım bir proje var. Eğer devlet tarafından da onaylanırsa Bedri Usta Akademi’yi kurmak istiyorum.

 

Haber: http://www.star.com.tr/roportaj/bedri-usta-dunyaya-aciliyor-haber-1112940/
Kategoriler : Bedri Usta Kebap Yemek

Bir Cevap Yazın